ONÜÇ TEKE |
||
Gece çabuk bastırıyor. Şimdi gökyüzüne çok yakınım. Ne çok yıldız var. Cep
mataramı çıkartıp, bir kayaya yaslanarak uzaktaki ışıkları seyrediyorum. Belli
belirsiz yanıp sönüyorlar. Yaslandığım kayanın soğukluğu hoşuma gidiyor.
Yaşadığımı hissediyorum. Bir de ateş yansa, alazları yüzüme vursa diye
düşünüyorum. Ancak el fenerlerimizi dahi kullanmıyoruz. Gerekmedikçe konuşmuyoruz
bile.
Alt taraftan bir taş yuvarlanıyor. Usulca başımı uzatıp bakıyorum. Gecenin
karanlığında bir sürü hayal kayaların arasında dolaşıyor. “Sabahı bekle
oğlum” diyorum kendi kendime. Tabii olursa. Vakit bir türlü geçmiyor. Ancak uyku
tulumunu serecek kadar genişliği olan toprağa uzanıyorum. Hafif bir ürperti geliyor
içime. Tekelerin hayaliyle uyumaya çalışıyorum, ama nafile. Her zaman böyle olur.
Yorgunsam ve de avdaysam hayatta uyuyamam. Ani bir kararla “kalk” diyorum
arkadaşıma. Toparlan arkaya dolanacağız. Gece zifiri karanlık. Arkadaşım yürümek
istemiyor. Ancak ısrarcı tavrım sayesinde fazla dayanamıyor. Biraz daha yükselip,
batıya dönüyoruz. İki-üç saatlik bir yürüyüşten sonra, zorlukla tulumları
serecek bir düzlük buluyoruz. Karşımdaki kayalarda her zaman teke bulabileceğimizi
biliyorum. Ancak sağ tarafımdaki karanlık nedense çok yabancı geliyor. Tuhaf bir
karanlık. Sanki uzay boşluğuymuş gibi görünüyor. Bir anlam veremiyorum. Boşverip
yatıyoruz.
Sabahın olmasına çok az var. İnsanın yüzünü yıkamadan kendine gelmesi çok zor.
Buruş buruşum. Kayaların diplerinden çıkmış otlardaki çiğ tanecikleriyle
yüzümü ıslatıyorum. Uyku tulumundan çıkmadan yaptığım bu işlemlerden sonra
ayağa kalkıyorum. Ancak kalkmamla çökmem ve de sürüne sürüne sol tarafa ilerlemem
bir saniye sürmüyor. Allah kahretsin. Sabaha
kadar uçurumun bir metre yanında yatmışım. Mideme kramp giriyor. Hemen yanımdaki
karanlık, gerçekten bir boşlukmuş. Gecenin karanlığında yanlış geldiğimizi
anlıyorum. Bir yandan arkadaşımın küfürleri, bir yandan kendi kendime ettiğim
küfürler, beni iyice kendime getiriyor. Bir metre, boşluğa ve ölüme bir metre.
Allahtan kötü bir rüya görüp fırlamammışım ya da tuvalet için kalktığımda iyi
ki o yana gitmemişim.
Bir şeyler atıştırıp, bulunduğumuz yeri tesbitliyoruz. Karanlıkta biraz fazla
gelmişiz. Eşyalarımızı toparlayıp aynı yere bırakıyoruz. Arka tarafta ki umutlu
yerlere bakacağız. Öğleye kadar bir şey göremiyoruz. Bir ara bel çantamdan biraz
helva ve ekmek atıştırmak için oturuyorum. Önüm uzunlamasına bir kanyon. Sol
tarafım ise karışık grift kayalar. Helvayla ekmeği susuz yemeyi çalışıyorum ancak
pek gitmiyor. Birden kımıldıyamaz oluyorum. Ekmek boğazımda düğümleniyor.
Sakalına bakarsan, hürmetkar, eli öpülesi bir teke zınk diye karşımdaki kayaya
çıkıyor. Aman yarabbi tam karşı karşıyayız. Kucağımdaki tüfeği bile
kaldıramıyorum. Göbeği güneş görmüş
pehlivan gibi açıkdüşmüş durumdayım. Ardından iki, hemen ardından bir teke daha
aynı kayaya çıkıyor. İlk çıkan dokuz yaş civarında bir dede. Diğerleri 5-6 yaş
civarı. Dede biraz etrafını seyrettikten sonra bulunduğu kayanın ucuna gelip ön
ayaklarını aşağıya sarkıtarak yatıyor. Bu arada hürmetkar sakalı rüzgarda
sallanırken, değdiği yerleri bir güzel süpürüyor.
Gözüm yatan Dede’de. Kımıldıyamıyorum. Bacaklarım uyuşmuş durumda. Karşıdan
esen rüzgar gözlerimi sulandırıyor. Rüzgar karşımdan esmese çoktan farkederlerdi
beni. Bir robot misali, en ufak hareketleri dahi, kademe kademe yapıyorum. Dağ başında
“Break Dance”. Artık karar vermek zorundayım. Daha fazla yaklaşmama imkan yok.
Sırtımı yasladığım kayadan usulca sıyrılıp, sırt üstü yatıyorum. Geri geri
sırtımı okşayan taşları tek tek sayarak ve de söverek 2-3 metre geriye sürünüp
yaslandığım kayanın arkasına geçiyorum. Artık rahatım. Acaba duruyorlar mı? diye
korkarak bakıyorum. Allaha şükür aynen duruyorlar. Şapkamı ve ceketimi çıkartıp
mavzeri bohçalıyorum. Artık iyice rahatladım. Önceden besmeleyle sürdüğüm
fişeği çıkartıp, öperek tekrar sürüyorum. Saatime bakıyorum, tekelerle
karşılaştığımdan bu yana 45 dakika geçmiş. Dede hala yatıyor. Bazan arka
bacakları üzerinde doğrulup dizleri kırık vaziyette bir an bekliyor, sonra da
kendisini yattığı yerin tersine bırakıyor. Yanındakiler ayakta. Bir tanesi, kayanın
başında yükselen katrana ayak atmış. Ayak attığı ağaçla aşağısı nereden
baksanız 40-60 metre arası. Yaptığı hareketler bir baletin ki kadar estetik. O kadar
rahat hareket ediyor ki, insan “ne olacak bende yaparım” diyebiliyor. Dedem ön
ayaklarının birisini boşluktan çekip, altına kıvırıyor. Tek ayağı ve hürmetkar
sakalı ise hala boşlukta.
Böyle bir saat daha bekliyorum. Ceketim olmadığı halde soğuğu hisstemiyorum. Dede
nihayet kalkıyor. Arkası tam bana dönük. Sanki kendisini dürbünlediğimi anlamış
gibi, aniden dönüp tam dürbünün içine bakıyor.. Şu an gözgözeyiz. Ağır ağır
yanlıyor. Muhteşem trofesi şimdi bütün ihtişamıyla karşımda. En az 120 cm.lik
boynuzlar, dede başını kaldırınca, omuzunun iki yanından geçip sırtının iki
yanına yerleşiyor.
Omuzunun biraz gerisine ve biraz da üst tutup, tetiği okşuyorum. Mavzerin sesi uzun
zaman yankılanıyor. Karşımdaki kaya bir saat kırkbeş dakika öncesi sessizliğine ve
yalnızlığına dönüyor. Vuruldumu vurulmadımı anlamıyorum. Kaçanların ayak
sesleri duyuluyor. Birazdan alt taraftan dereyi karşıya atlıyorlar. Hepsi teke ve tam
ONÜÇ tane . Demek ki diğerleri kayanın arkasında yatıyorlarmış. Uçar gibi
attığım yere gidiyorum. Dede’den eser yok. Çöküyorum. Çekirdeğin değdiği yeri
buluyorum. Canım sıkılıyor. İçim daralıyor. Sanki beş aydır yıkanmamış gibi
kötü hissediyorum kendimi. Üşümeye başlıyorum. ONÜÇ rakamının uğursuzluğuna
inanmam. Batıl itikatım yoktur. Ben attım, ben ıskaladım diyorum. Kendi kendime de
sormadan duramıyorum “neden ONÜÇ ?”. Murat BALCI |