Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

Türkiye'nin Avcılık Sitesi

ONÜÇ TEKE

    

resim4.jpg (20149 bytes)

    Asıl kamptan ayrılıp, uzun bir tırmanıştan sonra geceleyeceğimiz yere ulaştığımızda güneş batmak üzereydi.

     İki gündür dağlardayız. İlk iş olarak sırt çantamı çıkartıyorum. Sırtımın ne denli terlediğini çantayı çıkartınca değen rüzgardan anlıyorum. Ağzım kupkuru. Canım felaket çay istiyor. Ancak çantamda ilaçlar, üç günlük kumanya ve uyku tulumumdan başka bir şey yok.

     Gece çabuk bastırıyor. Şimdi gökyüzüne çok yakınım. Ne çok yıldız var. Cep mataramı çıkartıp, bir kayaya yaslanarak uzaktaki ışıkları seyrediyorum. Belli belirsiz yanıp sönüyorlar. Yaslandığım kayanın soğukluğu hoşuma gidiyor. Yaşadığımı hissediyorum. Bir de ateş yansa, alazları yüzüme vursa diye düşünüyorum. Ancak el fenerlerimizi dahi kullanmıyoruz. Gerekmedikçe konuşmuyoruz bile.

     Alt taraftan bir taş yuvarlanıyor. Usulca başımı uzatıp bakıyorum. Gecenin karanlığında bir sürü hayal kayaların arasında dolaşıyor. “Sabahı bekle oğlum” diyorum kendi kendime. Tabii olursa. Vakit bir türlü geçmiyor. Ancak uyku tulumunu serecek kadar genişliği olan toprağa uzanıyorum. Hafif bir ürperti geliyor içime. Tekelerin hayaliyle uyumaya çalışıyorum, ama nafile. Her zaman böyle olur. Yorgunsam ve de avdaysam hayatta uyuyamam. Ani bir kararla “kalk” diyorum arkadaşıma. Toparlan arkaya dolanacağız. Gece zifiri karanlık. Arkadaşım yürümek istemiyor. Ancak ısrarcı tavrım sayesinde fazla dayanamıyor. Biraz daha yükselip, batıya dönüyoruz. İki-üç saatlik bir yürüyüşten sonra, zorlukla tulumları serecek bir düzlük buluyoruz. Karşımdaki kayalarda her zaman teke bulabileceğimizi biliyorum. Ancak sağ tarafımdaki karanlık nedense çok yabancı geliyor. Tuhaf bir karanlık. Sanki uzay boşluğuymuş gibi görünüyor. Bir anlam veremiyorum. Boşverip yatıyoruz.

     Sabahın olmasına çok az var. İnsanın yüzünü yıkamadan kendine gelmesi çok zor. Buruş buruşum. Kayaların diplerinden çıkmış otlardaki çiğ tanecikleriyle yüzümü ıslatıyorum. Uyku tulumundan çıkmadan yaptığım bu işlemlerden sonra ayağa kalkıyorum. Ancak kalkmamla çökmem ve de sürüne sürüne sol tarafa ilerlemem bir saniye sürmüyor. Allah kahretsin.  Sabaha kadar uçurumun bir metre yanında yatmışım. Mideme kramp giriyor. Hemen yanımdaki karanlık, gerçekten bir boşlukmuş. Gecenin karanlığında yanlış geldiğimizi anlıyorum. Bir yandan arkadaşımın küfürleri, bir yandan kendi kendime ettiğim küfürler, beni iyice kendime getiriyor. Bir metre, boşluğa ve ölüme bir metre. Allahtan kötü bir rüya görüp fırlamammışım ya da tuvalet için kalktığımda iyi ki o yana gitmemişim.

     Bir şeyler atıştırıp, bulunduğumuz yeri tesbitliyoruz. Karanlıkta biraz fazla gelmişiz. Eşyalarımızı toparlayıp aynı yere bırakıyoruz. Arka tarafta ki umutlu yerlere bakacağız. Öğleye kadar bir şey göremiyoruz. Bir ara bel çantamdan biraz helva ve ekmek atıştırmak için oturuyorum. Önüm uzunlamasına bir kanyon. Sol tarafım ise karışık grift kayalar. Helvayla ekmeği susuz yemeyi çalışıyorum ancak pek gitmiyor. Birden kımıldıyamaz oluyorum. Ekmek boğazımda düğümleniyor. Sakalına bakarsan, hürmetkar, eli öpülesi bir teke zınk diye karşımdaki kayaya çıkıyor. Aman yarabbi tam karşı karşıyayız. Kucağımdaki tüfeği bile kaldıramıyorum. Göbeği güneş  görmüş pehlivan gibi açıkdüşmüş durumdayım. Ardından iki, hemen ardından bir teke daha aynı kayaya çıkıyor. İlk çıkan dokuz yaş civarında bir dede. Diğerleri 5-6 yaş civarı. Dede biraz etrafını seyrettikten sonra bulunduğu kayanın ucuna gelip ön ayaklarını aşağıya sarkıtarak yatıyor. Bu arada hürmetkar sakalı rüzgarda sallanırken, değdiği yerleri bir güzel süpürüyor.

     Gözüm yatan Dede’de. Kımıldıyamıyorum. Bacaklarım uyuşmuş durumda. Karşıdan esen rüzgar gözlerimi sulandırıyor. Rüzgar karşımdan esmese çoktan farkederlerdi beni. Bir robot misali, en ufak hareketleri dahi, kademe kademe yapıyorum. Dağ başında “Break Dance”. Artık karar vermek zorundayım. Daha fazla yaklaşmama imkan yok. Sırtımı yasladığım kayadan usulca sıyrılıp, sırt üstü yatıyorum. Geri geri sırtımı okşayan taşları tek tek sayarak ve de söverek 2-3 metre geriye sürünüp yaslandığım kayanın arkasına geçiyorum. Artık rahatım. Acaba duruyorlar mı? diye korkarak bakıyorum. Allaha şükür aynen duruyorlar. Şapkamı ve ceketimi çıkartıp mavzeri bohçalıyorum. Artık iyice rahatladım. Önceden besmeleyle sürdüğüm fişeği çıkartıp, öperek tekrar sürüyorum. Saatime bakıyorum, tekelerle karşılaştığımdan bu yana 45 dakika geçmiş. Dede hala yatıyor. Bazan arka bacakları üzerinde doğrulup dizleri kırık vaziyette bir an bekliyor, sonra da kendisini yattığı yerin tersine bırakıyor. Yanındakiler ayakta. Bir tanesi, kayanın başında yükselen katrana ayak atmış. Ayak attığı ağaçla aşağısı nereden baksanız 40-60 metre arası. Yaptığı hareketler bir baletin ki kadar estetik. O kadar rahat hareket ediyor ki, insan “ne olacak bende yaparım” diyebiliyor. Dedem ön ayaklarının birisini boşluktan çekip, altına kıvırıyor. Tek ayağı ve hürmetkar sakalı ise hala boşlukta.

     Böyle bir saat daha bekliyorum. Ceketim olmadığı halde soğuğu hisstemiyorum. Dede nihayet kalkıyor. Arkası tam bana dönük. Sanki kendisini dürbünlediğimi anlamış gibi, aniden dönüp tam dürbünün içine bakıyor.. Şu an gözgözeyiz. Ağır ağır yanlıyor. Muhteşem trofesi şimdi bütün ihtişamıyla karşımda. En az 120 cm.lik boynuzlar, dede başını kaldırınca, omuzunun iki yanından geçip sırtının iki yanına yerleşiyor.

     Omuzunun biraz gerisine ve biraz da üst tutup, tetiği okşuyorum. Mavzerin sesi uzun zaman yankılanıyor. Karşımdaki kaya bir saat kırkbeş dakika öncesi sessizliğine ve yalnızlığına dönüyor. Vuruldumu vurulmadımı anlamıyorum. Kaçanların ayak sesleri duyuluyor. Birazdan alt taraftan dereyi karşıya atlıyorlar. Hepsi teke ve tam ONÜÇ tane . Demek ki diğerleri kayanın arkasında yatıyorlarmış. Uçar gibi attığım yere gidiyorum. Dede’den eser yok. Çöküyorum. Çekirdeğin değdiği yeri buluyorum. Canım sıkılıyor. İçim daralıyor. Sanki beş aydır yıkanmamış gibi kötü hissediyorum kendimi. Üşümeye başlıyorum. ONÜÇ rakamının uğursuzluğuna inanmam. Batıl itikatım yoktur. Ben attım, ben ıskaladım diyorum. Kendi kendime de sormadan duramıyorum “neden ONÜÇ ?”. 

     Murat BALCI