
|
Yıldızlar yine çok yakın. Sanki hepsi başımda
birikmiş beni aydınlatıyorlar. Ara sıra atların homurtusu ve ayak sesleri olmasa
dalıp gideceğim uzayın sonsuzluğuna. Sırtımı verdiğim kara kaya, yüzyıllar
öncesinden gelip bana destek olmuş. Her taraf taşlarla dolu. Annesinin peşini
bırakmayan henüz bir aylık tay, belli ki bir hafta öncesinden kurtlardan aldığı
diş yaralarından fazlaca etkilenmemiş. Üzerine oturduğum otlardan otlamak için sık
sık yanıma gelip sanki “kalk git” diyor. Yerimi değiştirip koltuk bir
kayanın üzerine oturuyorum. Cep mataram sol üst cebimde tatlı tatlı uyuyor.
Kalkışıma tay pek seviniyor. Kısa bir sevinç çığlığı atıp annesini yanına
çağırıyor. Ne de keyifli kemiriyorlar onca kayanın arasından fışkırmış el kadar
otları. |
Aygır ara sıra kafasını kaldırıp gelmeye niyetleniyor
ancak ayağına vurulan köstek buna müsaade etmiyor. Kendimi yorgun hissetmiyorum ama
yarın için uyumam gerek. Altimetre 3600 metreyi gösteriyor. Bivakın içine uyku tulumu
ile birlikte girip yıldızları seyrederek uyumaya çalışıyorum. Ama nafile.
Daldıkça atların sesleri insanı zıplatıyor. Bir ara kulağımın dibindeki
hışırtılardan telaşla uyanıyorum. Gözlerimi açar açmaz gördüğüm manzara atın
suratı. Höst möst derken uzaklaşıyor. Mübarek hayvan ensemi itekliyerek alttan ot
almaya çalışıyor. Her ne kadar atların insana basmayacağını bilsemde hadi gel uyu.
Hele alt taraftaki çadırdan Yücel’in, Ağrılı aksanıyla ikide bir “hele
Günhan az öte git, huylanıyorum” feryatları arasında uyumak ne mümkün.
Sonunda, garibim uyku tulumuna iyice girip
fermuarı boğazına kadar çekmişte sağlı sollu tacizlerden kurtulmuş. Ancak sabah
kalktığında yine de uykusuzluktan gözleri kancık canavar gibi kıpkırmızı ve
çakmak çakmaktı.
Erzurum’ a
indiğimizde yağmur atıştırıyordu. Ağrı’dan bizi misafir edecek olan Bedirhan
Aşireti’ne mensup arkadaşlar bizi karşılamak için hazır bekliyorlardı. Tanışma
faslından sonra iki araçla Ağrı’ya doğru yola çıktık.
Bu bölgeye
1983’ten beri gelmedim. Ağrı’ya geldiğimizde akşam olmak üzereydi. Bizleri Nuri Bey’in oğlu Metin ve sevgili Yücel
karşıladı. Doğruca Nuri Bey’in yazıhanesine gidip merhaba diyerek elini öptük.
İli biraz dolaşıp yatacağımız yere geldik. Biraz hoşbeşten sonra kalkacağımız
saatti kararlaştırıp odalarımıza çekildik.
Sabah mükellef
bir kahvaltının ardından bizi bekleyen 4x4.e binip Doğu Beyazıt’a yollandık.
Haberiniz varmı bilmiyorum Ağrı Dağ’ı tapulu bir dağ ve sahibi Ahmet Ağa. Ahmet
Ağa, sevecen cana yakın, büyük avdan hoşlanmayan ancak bıldırcın, keklik denince
yerinde duramayan, yemeyi içmeyi aşırı seven ve sevgisini her halinden-hareketinden
belli eden bir insan. Ağrı Dağ’ıyla doğmuş büyümüş ve Allah gecinden versin
Ağrı ile ölecek. Çocuklarını da tam bir dağlı ve Doğulu olarak yetiştirmiş.
Henüz onbir yaşındaki Murat zalım bir binici ve avcı adayı. Kullanmadığı silah
yok. Onbeşindeki Zal ise tam bir Doğu genci. Hızlı ateşli ve dolu dizgin. O’da tam
bir silah hastası. Ahmet Ağa gurur duyuyor oğullarıyla ve tedarik ettiği 4 adet atla
birlikte adamlarından başka oğlu Zal’ı
da bizimle gönderiyor. Yiyecek içecek alışverişini de yapıp yola çıkıyoruz.
Tırmanışa başladığımız yer Ahmet Ağa’nın Ağrı eteğindeki “hayatım”
dediği çiftlik evi. Önce bir hayvan kesilip, hazırlanıyor. Sofraya gelen etin
üzerine sarımsaklı yoğurdu boca edip yumuluyoruz. Bir yandan da tırmanırken bunun
acısı çıkar diye düşünüyorum. Ama sonuçta yumulmaya devam. Bu çiftlk geçen
seneye kadar yıkık vaziyetteymiş. PKK ile yapılan savaş için Devlet tarafından
Ağrı Dağ’ı civarındaki tüm çiftlikler ve köyler boşaltılmış. Ancak verilen
izinle birlikte Ahmet Ağa çiftliğini yeniden kurmuş, yeniden “benim
kekliklerim” dediği alayların sesini dinler olmuş.
Bu gün 30
Ağustos 2001. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş
aşamasında çok önemli bir yer tutan tarihi gün. 30 Ağustos 1922 Başkomutan Meydan Muharebesi sonunda,
düşman ordusunun büyük kısmı dört taraftan sarılarak, Dumlupınar'da Gazi Mustafa
Kemal Paşa'nın ateş hatları arasında bizzat idare ettiği savaşta tamamen yok
edilmiş veya esir edilmişti. Böylece tasarlanan kesin sonuç beş gün içinde elde
edilmiş ve hazırlanan plan tam başarı ile uygulanmıştı. 30 Ağustos 1922'nin gurur
verici zaferi ile Mustafa Kemal, kaçabilen düşmanın takip edilmesini ve üç koldan
Ege'ye doğru ilerlemesini uygun buldu. "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir.
İleri" diyerek, tarihi emrini 1 Eylül 1922'de verdi. Yunanlılar, İzmir'e doğru
kaçmaktaydı. Başta Yunan Ordusu Başkomutanı Trikopis olmak üzere çok sayıda esir
ele geçirilmişti.
Ordumuz bu muharebede, on beş günde 400 kilometre katederek, 9 Eylül 1922 sabahı
İzmir'e girdi. Sabuncu Bel'den geçen 2. Süvari Tümeni, Mersinli yolu ile İzmir'e
doğru akarken, bunun solunda 1. Tümen de Kadife Kale'ye doğru yürüyordu. Bu Tümenin
2. Alayı Tuzluoğlu Fabrikası'ndan geçerek Kordonboyu'na ulaştı. Yüzbaşı Şeref
Bey Hükümet Konağına, 5. Süvari Tümenimizin öncüsü Yüzbaşı Zeki Bey
Kumandanlık dairesine, 4. Alay Komutanı Reşat Bey de Kadife Kale'ye bayrağımızı
çektiler.
Bu günün şerefine Ağrı’ya tırmanmaya karar verdik. Dünyanın hemen her
yerinden tırmanış için gelen 200 dağcı var. Muhteşem güzel kamplar kurmuşlar. Bir
bölük askerimizde koçlar gibi güvenliği sağlıyor.
Tırmanışın
ilk durağı 2500 metrede bir yayla. Her zamanki gibi bizi ilk karşılayanlar köpekler
ve sonra çocuklar. Yalınayak, kırmızı yanaklı gürbüz çocuklar. Hemen bütün
erkeklerin ismi Murat. Adaşlarımla bir askerlik anısı çektirmeden duramıyorum.
Çimenlerin üzerine atılan döşeğe bir güzel yayılıp başlıyoruz sohbete. “
Komutanım, Allaha şükür hükümetten memnunuz. Geçen sene izin vermediler yaylaya
çıkışımıza, kaçak çıktık ama ses de çıkartmadılar. Bu sene izinli çıktık.
Rahatımız çok yerinde. Allah hükümetten razı olsun. Hem vallah hemi de Kuran-ı
Kerim” Biraz daha hoşbeşten sonra, teneke üzerinde keven ve
tezek ateşinde yapılmış çayımızı da içip yolumuza devam ediyoruz.
Gece 3600
metrede konakladımız yerden sabah erkenden yola devam ediyoruz. Hedef 4200 metre
rakımlı Mıh Tepe. Mıh Tepe’nin altındaki göle ulaşıp hayvanları yıkıyoruz.
Biraz sonra kar fırtınası başlıyor. Ağrı’nın zirveye yakın bu bölümünde kar
fırtınasından hayli üşüyüp geri dönüşe geçiyoruz. Eh avcıdan dağcı bu kadar
olur. Daha yukarıları dağcılara bırakıp, teneke üzerinde demlenecek çayın kokusu
burnumuzda aşağıya iniyoruz.
Ha buralara
gelirseniz sakın Küçük Ağrı ile Büyük Ağrı arasında kalan boyuna uğramadan,
manzarayı seyretmeden ve Ur Kekliklerinin eşindiği tabaklara oturmadan dönmeyin.
Rastgele,
Murat BALCI |